Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

Çözümsüz “Yeni Ekonomi Programı”

Orta Vadeli Programlardan beklenen nereye nasıl gidileceğine dair bir yol haritası çizmesidir. Ekonominin yavaşlayacağını, enflasyonun yüksek seyredeceğini söylemek tek başına programı gerçekçi kılmaz. Krizdeki bir ülkede açıklanan programa “dengelenme programı” demek, krizin getirdiği sonuca yanlış bir adlandırma yapmaktan öte geçmiyor. Dengelenme programı; siz bir politika çerçevesi çiziyorsanız ve uyguluyorsanız bunun getirdiği sonuca vereceğiniz bir ad olabilirdi.

Bugün Orta Vadeli Program (OVP) yeni ambalajı ile “Yeni Ekonomi Programı” (YEP) adı altında tanıtıldı.

Önce biçime dair yorumum şu: OVP’deki büyüme ve enflasyon konusunda yapılan tahminler piyasa analistlerinin tahminlerine ve beklentilerine yakın bir tablo çiziyor. Bu yüzden “gerçekçi bir program” denilmesinin nedeni bu.

Ekonominin nereye doğru bir rota izleyeceğine dair programda yer saptamak programı gerçekçi kılmıyor. Sorun, bugünün mevcut sorunlarına adreslenen bir çözüm ve politika rotası içermiyor olması.

Tam da bugünün sorusu buydu: Bu program bugünkü kriz hasarını nasıl çözecek? Nasıl bir onarım programı getirecek? Bunun yanıtı yoktu.

Bu program kriz içindeki bir ülkenin programı değil ne yazık ki.

Ekran Resmi 2018-09-20 12.42.30

Programda, enflasyon 2019’da yılsonu için yüzde 15.9 olarak öngörülmüş. Bu yıl sonunda ise yüzde 20.8’de. Ağustos sonuna göre yılsonuna kadar kabaca 7.5 puanlık ilave enflasyon geleceği varsayılmış. Buna bakınca, geçmişteki duruşa göre oldukça gerçekçi.

Dolar kuru varsayımı ise 2019’da 5.5975, 2020’de 6.00 olarak görünüyor.

Burada kurun gerçekçi olup olmayacağını Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ile ilgili olduğunu bakarak ölçebilirsiniz. Geçen yılki tahminlerin, hatta 2020 varsayımının bile aşıldığını da anımsatırım. Merkez Bankası bağımsız olabilseydi; bugün gelecek için OVP’de varsayılan tahminlerin gerçekçiliğini tartışmazdık.

TL’nin değer kaybının da enflasyonun da arkasındaki temel sorunun Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusu malum tartışma. Bankanın üzerindeki “Sarayın kılıcı” sallandıkça kur üzerinde de baskı devam eder. Bu da bugünkü görünümde yüzde 20-25’lik patikada ivmelenen enflasyonu kalıcı olarak o rotaya sokar.

Bankanın başkan ve yardımcılarının görev süresini kısaltarak işe başlayan “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” bankanın bağımsızılığına hasar verdi. Bu devam edecek mi? Bunlar doğal olarak OVP’de yer almıyor.

Ekran Resmi 2018-09-20 13.05.17

Bütçe verilerine bakarsanız çok belirgin bir değişim yok. Sadece kabaca 60 milyar TL’Lik harcama azaltıcı, 13 milyar TL de gelir artırıcı önlem alınacağı açıklandı. Buradan harcama azaltııcı önemlerin 30 milyar TL’Lik kamu yatırımlarının azaltılacağı görülüyor.

Bütçede sorun şurada: 2018 bütçe açığı 72 milyar TL öngörülürken, 2019’da 80 milyar TL öngörülmüş. Faiz dışı dengede iyileşme ise 32.4 milyar TL. Yani bütçe büyüklüğünün yüzde 3’ü kadar. GSYH’nın da binde 7’si kadar iyileşme öngörülmüş.

Ekran Resmi 2018-09-20 12.34.54

İçinde bulunduğumuz krizde, Ankara’nın 2019’da büyümeyi ne tahmin ettiğinden çok daha fazlası, hasarların tamiri için yapısal sorunlara ne yapacağı en önemli sorun şu anda.

Batan şirketlerin banka bilançolarında yarattığı hasarı nasıl çözecek Ankara? OVP’deki açıklama şu:

“Bankaların güncel mali yapılarını ve aktif kalitelerini tespit etmek için mali bünye değerlendirme çalışmaları yapılacaktır. Bu çalışmaların sonuçlarına göre gerektiğinde bankacılık sektörünün mali yapısını güçlendirecek, böylece reel sektörün uygun maliyetlerle krediye erişimini ve mevcut kredilerinin yeniden yapılandırılmasını temin edecek bir politika seti devreye sokulacaktır.”

Yani henüz elde bir plan yok.

İşte bu yüzden, “ekonomi cephesinde yeni bir şey yok”

Geride kalan son nokta şu: Sorunun sadece ekonomik bir kriz olmadığını, siyasi kriz olduğunu, bunun da demokratikleşme ve hukuka dönüşle çözüleceğini bir kez daha anımsatmak gerekiyor. Dövizini bankadan çekip yastık altına, kiralık kasalara, yurtdışı hesaplara transfer eden yurttaşların güvenini kazanmadıkça, Türkiye’ye sermaye akışı normale dönmedikçe bu krizden çıkış zorlaşıyor.

Uğur Gürses

ugur.gurses@gmail.com

 

 

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

Reklamlar
Ekonomi, para politikası

Faiz artışı için “suçlama rehberi”

Türkiye’deki siyaset aklı “doğrular ve başarılar benim, hata ve olumsuzluklar dışsal” teması üzerine söylem tutturuyor.

İşte en son Merkez Bankası’nın 6.25 puanlık faiz artışı öncesinde ve sonrasındaki “bir düşman bulmalı” kaygılı söylemle yürütülüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası’nın faiz artışı kararından birkaç saat önce, “Özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor? Merkez Bankası’nın kararlarına göre. Bakıyorsunuz, 50’lere varan faizler var. Reel sektördeki yatırımcı, yatırımlarını neye göre yapacak? Faiz konusundaki hassasiyetim değişmedi. İçinizde yüzde 50 karla çalışan var mı? Bu ancak esrar, eroin tüccarlarında olur” demişti.

Ayrıca “Faiz denen bu sömürü aracını kullanmaya asla vesile olamayız” diyerek, “Merkez Bankası bağımsızdır, o kendi kararını alır” sözünü de ekleyip “biz karışmadık, kendi yaptı” söylem yolunu da açtı.

Kendisine sorulmadan iş yapılmayan ülkede faiz artışı sonrasında da “Son olarak Merkez Bankası sürekli gündeme getirilen faiz artırımını, üstelik oldukça yüksek bir oranla gerçekleştirdi. Diyor ya ‘Bağımsızlık’, haydi buyur bağımsızlık. Şimdi bakalım bağımsızlığın neticesini göreceğiz. Şu an şahsen benim sabır safhamdır ve bu sabır bir yere kadar” demişti.

Erdoğan’ın faiz artırımı öncesindeki konuşmasındaki şu vurgu önemli; “Özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor? Merkez Bankası’nın kararlarına göre. Bakıyorsunuz, 50’lere varan faizler var.”

Yani bankaların faiz kararını Merkez Bankası’nın kararlarına göre aldıklarını vurguluyor. Temel olarak doğru ancak son gelişmeler ışığında “neden-sonuç” ilişkisi bağlamında durum farklı.

Doğru, bankalar normal zamanlarda Merkez Bankası’nın belirlediği kısa vadeli faizleri kılavuz alırlar. Almasalar da fonlama faizi onları “buluşturan” temel faizdir.

Gerek siyasetçilerin gerekse bu siyasetçilere kendini yakın bulan medya kuruluşlarının Merkez Bankası’nın faiz artışı sonrasında yakındıkları şey şu: “Merkez Bankası faiz artırdı; kredi faizleri ve Hazine’nin borçlanma faizleri, bunların yükü arttı”. Yani oraya kadar her şey normalmiş, ama Merkez Bankası bozmuş!

Faizlere yakın geçmişte ne olduğuna bakalım:

  1. Döviz kurundaki artışı “faizsiz” çözme girişimlerinden biri swap piyasasında yabancı oyuncuların TL borçlanmasını kısıtlamak için Türkiye bankalarına swap limiti getirildi. Piyasa deneyimli ve işi bilen vasıflı biri, bunun swap piyasasında TL faizlerini patlatacağını bilirdi. Nitekim öyle de oldu; yıllık swap faizleri yüzde 30’a patladı. Henüz Merkez Bankası faizleri yüzde 17.75-19.25 bandında tutarken.
  2. Kurların olağanüstü artışının (TL’nin değer kaybının) seyredilmesi ve bunun enflasyona potansiyel yansımasını da hesaba katan borç vericiler gelecekte faizlerin artacağını düşünerek potansiyel enflasyonun altında bir faize razı olmadılar. Borç alıcılar da gelecekte daha pahalı borçlanacaklarına bugünden düşük faizle borçlanmak için alıcı oldular. Faizler yükseldi. Para piyasasında da swap faizleri ile birlikte yükseliş hareketi oldu. Ki enflasyon patlarken faizlerin olduğu yerde tutulabileceği ancak iyi bir düş idi.
  3. Aşağıdaki grafikte de görülüyor Merkez Bankası fonlama faizini henüz yüzde 19.25’e çektiğinde para piyasasındaki faizlerin çok önceden yıllık vadede yüzde 20’leri geçtiği görülüyor.
  4. Merkez Bankası faiz artışı yapmadan önce piyasaya yüzde 19.25’lere para verirken, piyasada 1 aylık swap faizi yüzde 24-25’lerde idi. 1 aylık mevduat faizleri de. Kredi faizleri de çoktan yüzde 30’a vurmuştu. Merkez Bankası faiz artışından sonra da durum çok değişmedi.
  5. Yani piyasa faizi çoktan yükselmişti, Merkez Bankası’nın yaptığı da buna geç de olsa yetişmek ve enflasyona karşı durduğunu göstermek oldu.

Ekran Resmi 2018-09-16 11.30.29

 

İşte Hazine’nin aylık ortalama borçlanma maliyeti tablosu:

Ekran Resmi 2018-09-16 15.38.10

 

Nisan ayında ortalama yüzde 13.43 olan borçlanma maliyeti, yüzde 16, yüzde 17 derken Ağustosta yüzde 20.11’e çıktı. Merkez Bankası yükseltti diye değil, o dönemde de geç kaldığı için belirsizlik ve çalkantı nedeniyle maliyet yükseldi.

Daha özelde 5 yıl ve 2 yıllık sabit getirili tahvil ihalelerinde şöyle bir tablo var:

Ekran Resmi 2018-09-16 16.25.41

Merkez Bankası’nın fonlama faizi bileşik yüzde 19’lu bir seviyede dururken, Hazine ihale faizlerinin yükseldiği görülüyor. 17, 18, 22 derken yüzde 24’e vurmuş. Merkez’in de yaptığı bu oldu: Faizi iki yıllık tahvil faizine yaklaştırmak. Merkez artırmasa bile Hazine bu bedeli ödüyordu. Niye? “Kuru istikrara kavuşturma ve enflasyonu dizginleme konusunda harekete geçecekleri yok” fotoğrafından dolayı.

Merkez Bankası’nın eli tutuluyor olmasaydı, daha küçük faiz artışı ile bozulmanın önüne geçilebilir; TL’nin değer kaybı daha düşük boyutta tutulabilir, enflasyon bekleyişleri de piyasa faizleri de bu denli bozuk ve yüksek olmayabilirdi.

Şimdi geride kalan ve “piyasaya yetişen” Merkez Bankası’nı “kötü polis” göstermenin hiç bir anlamı yok. Ayrıca hem elini tutarak, hem de döverek milli parayı basan kurumu kamuoyunda itibarsız hale getirmek de doğru değil.

İlle de bir suçlu aranıyorsa bariz kur artışına karşı TL’yi savunmak yerine seyredenlere, yani Merkez Bankası’nın elini tutanlara bakılmalı.

 

Uğur Gürses

ugur.gurses@gmail.com

 

20708353_251044232081771_6369633781164818234_n (1)

 

Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

Geç gelen itfaiye…

Merkez Bankası yine geç kalarak ama eskisine göre daha bir “gereğini” yaparak adım attı; politika faizini yüzde 17.75’ten yüzde 24’e yükseltti. Tam 6.25 puanlık artış. 2002 Sonrasının en yüksek faiz artışı bu. Politik olarak Erdoğan döneminin en yüksek artışı. Bugüne kadar en yüksek artış 2014 Ocak ayındaki 5.5 puanlık artış idi. O tarihte de faize dokunmadan durumu idare etme, kuru döviz satarak durdurma denemesi “ağır bir dersle” sonuçlanmış; o güne kadar faizi yarım puan düşük tutalım derken, 5.5 puanlık faiz artışı ile sonlamıştı.

Logo

Böylece banka düne kadar tavan olan gecelik yüzde 19.25’le verdiği parayı, artık haftalık vadede yüzde 24’le para verecek. Banka isterse likiditeyi kısarak piyasayı gecelik vadede yüzde 25.5’e itebilecek.

Analistler Merkez Bankası’nın, politika faizi olan haftalık repo faizi yüzde 17.75’in üzerine 3-4 puanlık bir artış yapabileceğini düşünüyordu; ama gereği ise 10 puana yakın idi.

Geçmişteki duruşu,  “işin gereğinden” çok “piyasa beklentisinin üzerinde” adımlar olan  Merkez Bankası’nın bu defa kredibiliteyi onarmak için ikisinin de arasında  görece yüksek faiz artışı yaptığı söylenebilir. Ama ilk defa, “gereğini yapmaya” yaklaştı.

Bugüne kadar neden beklendiği, neden ekonomiye bu kadar hasara göz yumulduğu anlaşılır gibi değil.

Geç kaldıkça kuru istikrara kavuşturmak o kadar da kolay değil. Alacağınız önlemlerin daha “acı” olmasını sağlıyor geç kalmak.

Etraftan dolaşma, yan yollarla “kuru hizaya getirme” çabalarının her defasında işe yaramadığını görmek, test etmek mi gerekiyordu? Eğer böyle ise Ankara’da ekonomi politikasına yön verenlerin liyakat ve kapasitelerini de sorgulamak gerekiyor.

Boğazına kadar döviz borçusu olan, bir yıllık vadede cari açığı için her yıl 40-50 milyar dolar, bir yılda vadesi gelecek  döviz borçları için 100-120 milyar dolar, toplamda ortalama 150 milyar dolar bulmaya ihtiyacı olan ülkede, ekonomi politikası savruluyorsa ulusal para savunmasız kalıyorsa döviz kuru yükselir.

Siyasi krizlerde de biraz daha yükselir. Kur yükselişini, daha önce döviz getirmiş ama krizde döviz alarak çıkmak isteyen yabancı yatırımcının önünü kesmek, “dış güçler” diyerek ülkeye ileride gelecek potansiyel fonları ters yüz etmek daha da olumsuz etki yaratıyor.

Hele ki kendi yurttaşını “bize ekonomik savaş açtılar” diyerek tedirgin eden, döviz almayın, bozdurun diye “yatırım tavsiyesi” verilen ve kendi parasını korumak için adım atılmayan ülkede yurttaşlar doğal olarak dövizlerini yastık altına çekmeye başlar.

Ankara’da son yıllarda hep “TL faizine elleme, yan yol bul” denilerek TL’nin değer kaybı seyredildi.

Son ABD krizinde ise zihinler şöyle çalıştı: “hımmm döviz kurları yoluyla bize savaş ilan ediyorlar. Nasıl yapıyorlar? TL bulup döviz alıyorlar. TL’yi nereden buluyorlar? Swap piyasasından. O zaman Swap piyasasından TL borçlanmalarının önünü keselim. Nasıl keselim? Türk bankaların BDDK desin ki; yabancı bankalara TL verdiğin swap işlemlerine özkaynaklarının yarısı kadar limit koydum, olmadı mı yüzde 25’e indir”

Swap piyasasını boğunca ne mi oldu? Swap piyasasında 1 yıllık faizler yüzde 30’a vurdu.

Ne için yapılmıştı? Faize dokunmadan yasakçılıkla kuru dizginlemek için. Ne oldu? Hem kur düşmedi hem de faiz patladı.

Sıcak paraya kalmışsınız basiretli bir para politikası yürütemiyorsunuz; yabancı yatırımcıyı ürkütmüşsünüz. Güvensizliği körükleyen söylemlerle yerleşikleri ürkütmüşsünüz.

İşte bu koşullarda, bugün Merkez Bankası gerisinde kaldığı piyasaya yetişti.

“Merkez faizi 6.25 puan artırınca işte ekonomi resesyona gidiyor” diyenler, bügüne kadar piyasa faizinin zaten aylık vadede yüzde 24-25’te, yıllık vadede yüzde 30’da olduğunun farkındalar mı acaba?  Dün resesyona gitmiyordu da şimdi mi yola çıktı?

Ekonomi derin bir durgunluğa seyrediyor. Bu, TL istikrara kavuşana kadar, sermaye akışı başlayana kadar devam edecek.

Bu faiz artışı gerekli ama her şeye ilaç olamayacak ne yazık ki. Sadece “TL’deki kanamayı” yavaşlatacak.

Bir ekonomi politikası çerçevesi olmayan Ankara’nın sadece “kozmetik önlemlerle”, Merkez Bankası ile ekonomiyi götürmesi mümkün değil.

Erdoğan’ın Merkez Bankası kararı öncesi konuşması

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası’nın faiz kararını açıklamasından birkaç saat önce Merkez Bankası’nı sert sözlerle eleştirmesi, faizin enflasyona neden olduğu fikrini tekrarlaması seçmene yönelikti.

Ekran Resmi 2018-09-13 15.24.28

Belliydi ki; kallavi bir faiz artışı konusunda Cumhurbaşkanı’nı ikna etmişlerdi. Ancak Cumhurbaşkanı’nın da bunu seçmenine anlatması manevrasıydı bu sözler.

“Madem faize karşısın neden izin veriyorsun?” diyeceklere, muhalefet partilerine “Ben aynı yerde duruyorum, ama Merkez Bankası bağımsız ve yükseltiyorlar” mesajı.

Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı seçmene bir TV programında “Şu 24’ünü hayırlısıyla bir atlatalım. 24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” demişti.

Gelişmiş ülkelerde ülkeyi yönetenler merkez bankalarının faiz kararını önceden bilmez. Daha doğrusu bilmeye fırsatları olmaz. Karar açıklandığında öğrenirler.

Bizde belli ki önceden onay alınmış. Bu hışımla Cumhurbaşkanı “seçmen kaygılı” konuşmayı yapmış oldu.

Peki bu seçmen kaygılı mesajla ne sağlandı? Kuru yüzde 3 yukarı atıp, sonra oradan yüzde 6 aşağıya. Çalkantıya yol açacağınız biliyorsanız bu söylemden kaçınırsınız. Çünkü ekonomik birimler zarar eder, güven kaybı olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ekonomi, para politikası

Katar’dan 3 milyar dolar (*) gelmiş

6 Eylül tarihli Merkez Bankası bilançosu gösteriyor ki; Merkez Bankası ile Katar Merkez Bankası arasındaki swap anlaşması işlem yerine getirilerek hayata geçmiş.

Merkez Bankası bilançosunda 6 Eylül günü tam 3 milyar dolarlık rezerv artışı dikkatimi çekti. Bankalar her zaman zorunlu karşılık ya da teminat deposu yatırır-çeker; bu yüzden rezerv hareketi hep olur.

Ancak rezerv artışı vardı da aynı zamanda da net döviz pozisyonundaki 3 milyar dolarlık artış eşlik ediyordu. 5 Eylül tarihinde altın dahil 27.4 milyar dolar olan net döviz pozisyonu 6 Eylül günü 30.4 milyar dolara çıkıyordu.

Bunun anlamı şu; Merkez Bankası ya döviz satın almıştı, ya da swap yapmıştı. Merkez Bankası’na döviz satacak olan sadece Hazine. Onların da hesaplarında belirgin bir değişim yoktu. O zaman bu swap işlemi idi; Merkez Bankası’nın TL verdiği, döviz aldığı türden.

Şöyle olmuş: Swap işlemi ile Katar Merkez Bankası 3 milyar dolar karşılığı Katar Riyali vermiş olmalı, karşılığında da TL almış olmalı. Merkez Bankası’nın aldığı bu riyaller Katar Merkez Bankası’ndaki Merkez Bankası’na ait hesapta duruyor olmalı. Bu durumdagiden-gelen bir döviz yok. Bu işlemin diğer bacağındaki TL’ler de muhtemelen Merkez Bankası’nda Katar Merkez Bankası’na açılmış TL hesabında duruyor olmalı. ZiraMerkez Bankası açık piyasadan verdiği parayı artırmadığı (hatta 2 milyar azaltmış) halde bankaların Merkez Bankası’nda tuttuğu mevduat 17.8 milyar TL artmış.

Tüm bunlar swap hayata geçmiş diyor.

“Peki bu bizim ne işimize yarayacak?” sorusunu soranlara yanıtım şu; bilanço daha gösterişli oluyor; rezervler 3 milyar dolar artmış oluyor. Hepsi bu.

 

(*) Not: Yazıyı tamamladıktan sonra farkettim ki başlık yanıltıcı. Yazı açıklıyor ama gelen dövizin dolar değil Katar Riyali olduğunu, bunun da Katar’da park ettiğini bir daha vurgulamak istedim.

 

20 Ağustos’taki açıklama şöyleydi: (Siyah ve altı çizili bölüm benden)

“Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ve Katar Merkez Bankası (QCB) arasında, 17 Ağustos 2018 tarihinde Doha’da düzenlenen bir törenle, ikili bir para takası (swap) anlaşması imzalanmıştır.

Söz konusu anlaşma 3 milyar USD karşılığı Türk Lirası ve Katar Riyali cinsinden imzalanmıştır. Anlaşmanın temel hedefi yerel para birimleri üzerinden gerçekleştirilen ticareti kolaylaştırmak ve iki ülkenin finansal istikrarına destek sağlamaktır.”

Uncategorized

“Kör gözüm parmağına” politikası

Bugünkü Resmi Gazete’de yayımlanan tebliğ ile yerleşiklerce gerçekleştirilen ihracatta, ihracat bedelleri “ithalatçının ödemesi sonrası doğrudan ve gecikmeksizin ihracata aracılık eden bankaya transfer edilecek veya getirilecek”. Ayrıca, bu süre 180 günü geçemeyecek, ilave olarak da bu bedelin en az yüzde 80’i TL’ye çevrilmesi zorunluluğu getirildi.

Ayrıntıları merak edenler gazetelerdeki haberlere ve Resmi Gazete‘ye bakabilir.

En baştan şunu not edelim; sokakta fısıltı gazetesi ile “sermaye kontrolü getirilecekmiş” dedikoduları ile baş etmek için olabildiğince serbesti eğiliminde olması gereken Ankara, tersine “getir şu dövizleri” atmosferiyle kambiyo serbestisini geriye sarıyor.

Bu karar öncesinde ne oluyordu? İhracat yapan şirket kazandığı dövizi istediği biçimde, istediği yerde tutuyordu. Hani ödemeler dengesinde “net hata noksan” artıyor, nereden geliyor bu paralar dediğimiz hikaye var ya tam da orası. Dövizini yurtdışında tutan ihracatçı ara malı ithalatı yine yurtdışı mevduat hesabından öderse “bilinmeyen bir giriş var” diyorduk.

Dönelim alınan karara…

Deneyimli olanlar bu kararın ilk günden işlemeyeceğini bilir; böyle zora koşulan ihracatçı dövizi getirir, TL’ye çevirir ama aynı anda bu dövizi satın alır ve geri götürür. Buna engel yok. Geçmişte bu zorunluluk vardı; “birebir işlem” adı altında ve aynı kur üzerinden döviz geri alınır ve yurtdışına transfer edilirdi.

Örnekleyelim; ihracatçı dövizini Türkiye’deki bir bankaya getirir (ya da orada tutuyordur) 6.70’lik kur üzerinden döviz alım belgesini kestirir, yine 6.70 üzerinden dövizini satın alır ve isterse yurtdışındaki banka hesabına transfer ettirir.

Eskiden döviz satışlarında binde 1’lik  kambiyo gider vergisi uygulanıyordu; şimdi o da yok. Yani birebir işlem maliyetsiz yapılabilir. Not düşelim ki bu “birebir” işlem banka ve ihracatçı arasındaki ticari ilişkiye bağlı; herkese uygulanacak bir durum değil. Sonuçta, büyük ihracatçılar işini görür, küçükler TL’ye dönüp kalır. Bu ne açıdan önemli? Eğer ihracatçı aynı zamanda üretim girdisi ithalatçısı ise dövize dönmek gerekir, hatta dövizde durmak gerekir. Küçük olanlar TL’ye dönüp, sonra döviz satın almak zorunda kalacak. Aynı “birebir” aynı kurdan dönmeleri zor olacağı için zarar edecekler.

“Geçmişte bu zorunluluk vardı” dedim evet; ne zaman mı kaldırıldı? 2008 küresel krizinin öncü dalgaları hissedilirken 2008 Şubat ayında kaldırıldı.

Kazandığınız dövizi ne yapacağınızı devlet söylüyorsa “kambiyo rejimi” açısından kısıt var demektir. Eskiden olan bir kısıt 2008’de kaldırılıyor, ama 2018’de yeniden getiriliyorsa kıyısından köşesinden kambiyo rejimi kısıtlanıyor demektir.

Hükümetin doğru olan teşhisi şu; yurttaşlar dövizi yastık altında, kasada tutmaya başlıyor, ihracatçı da muhtemelen dövizlerini yurtdışı bankalarda tutuyor olmalı.

Her iki eğilimin arkasında yatan da güvensizlik.  Bir taraftan “ekonomik saldırı altındayız”, “dış güçler bizi yıkmak istiyor” söylemi yükseltiliyor, bir taraftan da ekonominin kural ve kurumlarını çalıştırmayıp “ezber bozacağız”, “paradigma değişti” diyerek “her an her şey olabilir” düşüncesi yer ediniyor zihinlerde.

İşte bu yüzden son bir ayda bankalardaki döviz hesapları 7.9 milyar dolar azaldı. Bunu “vatandaş döviz bozdurdu” diyenlere de şunu sorun “o zaman TL mevduatlar ne kadar arttı?” Bunun yanıtı ise sadece 4.4 milyar dolar karşılığı TL mevduat artışı var. Bunun içinde birkaç milyar dolar karşılığı eden kamunun erkene çekilmiş maaş, ikramiye ödemeleri de var.

Ekonomide atılması gereken adımları atmayıp, nedenlerle değil sonuçlarla kavga etmek; yel değirmenleri ile savaş gibidir. Tersine etki yaratır.

Hükümetin de şu ana kadar yaptığı da o.

“Dövize saldırarak oralardan döviz alma yoluna gitmeyin…Bu milleti ayakta tutmak sadece bizim görevimiz değil, sanayicinin tüccarın da görevidir. B planını C planını uygulamak zorunda kalırım bunu da böyle bilesiniz” dediğinizde vatandaş bankaya koşar, ihracatçi dövizini yurtdışında tutar.

Ağır çekimde tren kazasına, içinde yolcu olarak tanık oluyoruz…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uncategorized

Halkbank’ın hata algoritması çalışmadı mı?

Ankara toplumu kötü olan her şeyde “dış güçlerin saldırısı” biçimindeki komplolarla açıklamaya öyle alıştırdı ki; bir bankanın internet kurlarının teknik bir nedenle piyasa dışı kalması bile başka türlü açıklanamaz oldu.

Halkbank düşük kur ilan ederek birilerine çıkar sağlamış olamaz. Çok belli ki algoritmada, “piyasa fiyat süzgeçlerinde” bir hata meydana gelmiş.

Bankaların internet kurları uluslararası piyasada geçen kurlara endekslidir. Reuters ya da Bloomberg’de geçen kurlara ya da faizlerin kaynağı da “matching” denilen otomatik alım-satım brokerları, bankalar, yatırım şirketleridir.

Zaman zaman yanlış ya da hatalı kotasyonlar girilmiş olabilir. Eğer kendi internet sitesinde müşterilerine döviz alım-satım kuru ilan eden banka güvenlik algoritmasını iyi kurgulamamışsa bunu müşterilerine yansıtabilir. Ucuzdan satıp, pahalıdan da alabilir.

Türkiye’de piyasa açıkken hatalı kur geçmesi zor. Anında yeni kur ya da fiyat geçer. Hatalı kur, yanlış kotasyon çoğunlukla Türkiye’de piyasa kapalı iken, bu piyasaya uzak  mali piyasa “dealer”ı, “trader”ı tarafından girilir. Bu hata hemen de fark edilmeyebilir.

Türkiye’de ise bankaların en zorlandığı zamanlar iç piyasanın kapalı olduğu zamanlardır. Hem piyasa fiyatlarına uzak kurların potansiyel olarak geçme olasılığına karşı, hem de sığ piyasa koşullarında yüksek dalgalanma olduğu için Türkiye’de bankalar geniş bir alış-satış kuru ilan ederler. Başka da çare yoktur. Bazen bunu bilmeyenler “banka bize dövizi çok yüksekten satmak istiyor” ya da “düşükten almak istiyor” diye yakınırlar.

İç piyasaların kapalı olduğunda; geceleri, hafta sonları, resmi tatillerde piyasalar kapalı olsa da uluslararası piyasalarda TL için kur ilanı yabancı kuruluşlarca durdurulmaz.

Piyasa sığ olsa da fiyat vardır. Ama içeride bankalar temkinli olmak için marjı açarlar, güvenlik algoritmaları koyarlar.

Örneğin piyasa açıkken en son dolar kuru 6.5 geçmiş iken diyelim ki gece yarısı 4.5 gibi bir kur girildi ise internette kur ilan eden bankanın kendi iç algoritması örneğin şöyle çalışmalıdır; “eğer uluslararası piyasa kaynağından gelen kur (faiz) en son iş gününde geçen kurdan yüzde 2 (ya da daha geniş bir marj) farklı ise alım-satımı durdur, kur ilan etme; 15 dakika bekle, sonra yeniden kaynağı kontrol edip fiyat yayımla”

Bu tür piyasa dışı fiyat, kur ya da faiz kotasyonu yerel piyasanın kapalı olduğu anlarda gelebilir. Bunun için de algoritmalar yazılır. Bunu birçok banka yapıyor.

Buradan “bizim bankalarımıza operasyon çekiliyor” saçmalığına gidilmez.

Halkbank’ın başına gelen de eğer “hacklenme” değilse olasılıkla böyle bir durum. Algoritma karışmış, çalışmamış ya da önceden öngörülmemiş bir fiyat geçtiğinde ne yapacağını bilememiş olabilir.

Ucuz döviz alanlara ne olur?

Banka bu işlemleri iptal eder; ısrar eden olursa olasılıkla “sebepsiz zenginleşme” davası ile karşılaşır.

Bir banka şubesinde yerde para bulsanız sonra biri çıkıp düşürdüğünü söyleyerek sizden talep etse ısrar mı edersiniz? Ötesi hırsızlığa girer.

Halkbank olayının en kötü tarafı şu; açıklamada “dış kaynaklı 3. parti yazılımdaki sistemsel ve operasyonel hata…” sözleri ile yapılması. Topu “dış kaynağa” atınca hata ortadan kalkıyor mu?

Hatadan çok öte hataya nasıl yaklaşıldığı, hatanın nasıl açıklandığı çok daha önemli.

Hatanın telafisi olur. Tüm işlemler geri alınır; hatayı yapan hesap verir.

Ama hatayı “dış güçlerle” açıklama sersemliği hepimize kalır.

Uncategorized

“Ekonomik savaş” söylemi ve sonuçları

ABD ile diplomatik kriz doğal olarak mali piyasaları tedirgin ederdi; etti de.

Ancak bu krize gelen kadar ekonominin zaten “adı konmamış” bir krizde olduğu herkesin malumu.

Dolar kuru 4.90’da iken kriz yoktu da 5.5-6 hatta bugünkü gibi 6.5’e gelince mi kriz oldu?

Dışa açık bir ekonomi iseniz sermaye hareketleriniz serbest ise ABD gibi bir ülke ile diplomatik kriz yaşıyorsanız sermaye kaçar. Kaçarken de kur yükselir. Zira sizin hikayenize gelmişse; getirdiği dövizleri baştan bozdurup tahvilinizi ya da hisse senedinizi satın almıştır. Hem bu varlıkların riskini, hem de sizin paranızın riskini almıştır.

Diplomatik kriz çıktığında da varlıklarını satarak dövizine dönmek ister; bu da kuru yukarı iter. Şimdi buna “TL’yi aşağı çekmek için manipülasyon yapıyorlar” denmez.

Hakkıdır; tahvilini ya da hissesini satar; aldığı TL’lerle dövizini alıp transfer eder, çıkar.

Şimdi içeride kalıp da döviz kuru riskini ortadan kaldırmak için swap yapanın önünü de keserseniz “örtülü sermaye kontrolü” olarak görülür. Nitekin perde arkasından konuşuyorlar da.

Siyasetçiler kötü ekonomik koşulları ABD ile çıkan diplomatik krize yıkmak için “ekonomik savaş ilan ettiler”, “kuru kurşun gibi kullanıyorlar” diyerek politik sorumluluğu ABD’ye ve Trump’a havale etmek isterken bir şey daha oluyor; bu söylemden korkan yurttaşlar dövizlerini bankalardan çekiyor.

Zeten baskıyla yaratılan tek seslilik ortamında “fısıltı gazetesinin” yolunu açmıştı siyasetçiler; sokakta yayılan fısıltı ile tedirginlik yayılırken bir de “bize ekonomik savaş ilan ettiler” türü açıklamalar vatandaşı iyice tedirgin ediyor.

 

Ekran Resmi 2018-08-31 15.32.38

 

27 Temmuz-24 ağustos arası dönemde bankalardaki döviz mevduat hesaplarında 7.9 milyar dolarlık azalış var. Tek başına 17 Ağustos’la biten haftada 7.5 milyar dolarlık azalış dikkat çekiyor.

Ne olmuş? Dolar kurunun 7’ye vurduğu hafta vatandaş döviz mi bozdurmuş? Böyle olmadığını görüyoruz. Nereye bakarak? TL mevduatlara bakarak. Aynı 1 aylık dönemde, TL toplam mevduat 25 milyar artmış. Yani 4.4 milyar dolar karşılığı (vadeli TL mevduat artışının karşılığı da 1.4 milyar dolar ediyor). Bu TL mevduat artışının da yüzde 67’si vadesiz mevduat artışı. Özellikle de bayram öncesi hafta devletin bankalara emeklilere ikramiye ve maaş ödemesi için geçtiği fonlardan oluşan bir akımın olduğu dönemde olmuş. Özeti şu; vatandaş döviz bozdurmamış, dövizi çekmiş.

Bunun böyle olduğunu teyit eden başka bir kanal da Merkez Bankası’nın efektif kasasındaki 1.1 milyar dolarlık azalış. Yani Merkez Bankası kasalarında her zaman bulundurduğu yabancı para efektifleri bu çekilişi karşılamak için bankalara vermiş.

Nitekim Merkez Bankası’nın bu dalgaya karşı döviz cinsi zorunlu karşılıkları serbest bırakması ile bankalar rahatlıkla bu döviz hesabı çekilişlerini karşıladılar. Ancak bu durum sürdürülebilir değil. Önceki yazıda da not düştüğüm gibi; bu defa bizatihi rezerv azalışı bir stigma halini alacak, Türkiye’nin kredi kanalları daha da daralacak.

Ankara siyaseti ekonomideki erozyonu-depremi karşılamak için temel adımları atmak yerine “bize savaş ilan ettiler” söylemini tekrarlayıp duruyor. TL’yi güçlendirecek adımları göremeyen yurttaşlar daha da tedirgin oluyorlar.

Siyasetçiler Trump’ı vatandaşa şikayet etmek yerine TL’yi savunmak için adımları atmalılar; en başta Merkez Bankası’nın elini serbest bırakmalılar.