Skip to content

Mars’ın kapısına Gerede’den anahtar…

Önceki gün okuduğum bir haber beni çok çarpıcı bir yere götürdü. Mars’la ilgili bilimsel bir gözlem, Gerede’de başlayan bir hikayeyle tanıştırdı.

Bakın nasıl?

“Mars’ta yaşam var mı?” sorusundan çok, en önemlisi “Mars’ta yaşanabilir mi?” sorusudur. Bilim de zaten bunun peşinde. O kadar çok alanda araştırmalar sürüyor ki; Mars’taki ‘meraklı‘ yerden analizleri sürdürürken, uydularla atmosfer araştırmaları devam ediyor.

Gelelim, beni Gerede’ye götüren hikayeye…

‘Mars’ta parlayan morötesi ışıma saptandı’ haberini okurken, her zaman olduğu gibi haberde yer alan kaynağa da bakmak istedim. Haber, Mars’ın atmosferinde tanımlanamayan bir toz bulutu ve kalın bir morötesi ışıma görüldüğünü anlatıyordu. Mars atmosferinde, NASA’nın MAVEN adlı uydusunun da dolaştığı bölgede, yerden 150 km ile 300 km arası katmanda içeriği ve nedeni bilinmeyen bir toz bulutu saptanmış. MAVEN’in yörüngeye yerleştiği Eylül 2014’den beri de varmış.

15-045a

 

MAVEN’de bulunan bir iyonosfer analiz cihazı saptamış bu tozu. İleri analizleri de yapılıyormuş. Haberdeki linkten bu cihazı yapan merkezin ilgili bölümünün sayfasına gidiyorsunuz. Mars’la ilgili analizleri yapan, cihaz geliştiren epey farklı bölüm var onlardan biri.

Benim gibi meraklılar için daha fazlasını öğrenmeye iten linkler içeriyor bu tür haberler.

MAVEN’in cihazını yapan yer Colorado Üniversitesi Atmosferik ve Uzay Fiziği Laboratuvarı. Yetkili kişinin adı da altta yer alıyor:  Bob Ergun.

RobertErgun

İsim ve fotoğraf, “‘beyin göçü’ ile ABD’ye giden Türklerden biri mi acaba?” sorusunu sorduruyordu. Merakım beni buradan yürüttü. ABD’ye yerleşen çoğu Türkiyeli gibi rahat iletişim için Amerikalı isimle hitap edilmek anlaşılır bir durum.

Ama pek öyle değildi.

Ergun’un alanında 167 adet makalesi var.

‘Bob’, yani Robert Ergun’un bir de göbek adı vardı; Enis.

Peki kimdi Robert Enis Ergun?

Araştırırken, şu çıktı ortaya; ABD’de doğmuş Amerikalı üç kardeşlerdi;  David Lowrey Ergun (1952), Robert Enis Ergun (1954) ve James Christopher Ergun (1957). 5 yılda üç kardeşi doğuran anneleri Dorothy Stuart Karns (1927)  21 yaşındayken, 29 yaşındaki bir Türkle, Sabri K. Ergun’la (1918) evlenmişti.

 

sabri ergun

 

 Peki baba Sabri K. Ergun kimdi?

Sabri K. Ergun, 1918’de Gerede’de dünyaya gelmiş. Wikipedia’daki bilgiye göre 1943’te ABD’ye gitmiş. Peki 25 yaşına kadar ne yapmış? Bunu sonra öğreniyoruz. Columbia Üniversitesi’nde kimya mühendisliği okumuş, master yapmış. Doktorasını ise 1956’da Viyana Teknoloji Üniversitesi’nden almış.  Dönünce, bugünkü Carnegie Melon Üniversitesi’nin o zamanki mühendislik bölümü olan Carnegie Teknoloji Enstitüsü’nde çalışmaya başlamış. Katı durum fiziği ile ilgili araştırmalarda sorumluluk üstlenmiş. Sonra, çeşitli şirket ve araştırma kuruluşlarında çalışan Sabri K. Ergun, 2006’da yaşama veda etmiş.

Baba Ergun’un bilime katkısı ve kendi adıyla anılan bir denklik var; Ergun denklemi ya da Ergun Eşitliği. Bunun akışkan mekaniği üzerine olduğu ve akışkan yataklardaki basınç kaybını hesaplamayı sağladığı çeşitli kaynaklarda yazılı.

Bu buluş sayesinde, çelik sanayinde üretim kapasitesinin ikiye katlanabildiği anlatılıyor.

Ergun, Türkiye ile bağlarını öyle koparmıştır ki, hatırlayıp arayan bile bulamamaktadır.

Öyle ki; Prof. Erdal İnönü, 2004 yazında Assos’ta düzenlenen 2. Bilimsel Türk Sosyolojisi ve Sempozyumu’nda Sabri K. Ergun’u anlatmak ister. Bilime katkısı olan sayılı Türkiyeli bilim adamından biridir Ergun; İnönü izine ulaşmaya çalışır.

Devamını Milliyet’teki haberden okuyalım; “Ergun’un 1950’li yıllarda ABD’ye gittiğini öğrendiğini belirten İnönü, şunları söyledi: “Formülü 1950’de bulmuş ve ABD’ye gitmiş. Halen hayattaysa 80 veya 90 yaşlarında olması lazım. Kendisi ABD’de Maden Enstitüsü’nde görev yapmış. İzine bir türlü rastlayamadım. Hayatta olup olmadığını bile bilmiyorum. Ancak en son bir arkadaşımdan Ankara’da izine rastlandığına dair bir bilgi aldım. Ailesinin de izini bulamadım. Daha sonra da onun hayatı hakkında bir kitap yazmak istiyorum.

Milliyet’te yayımlanan bu haberden sonra izi bulunur Ergun’un. Öğreniyoruz ki, Ergun’un Gerede’de başlayan ABD ile devam eden hikayesinde, genç yaşta okumak için gittiği Almanya’da kesintiye uğrayan bir dönem olmuş. Belli ki, ikinci dünya savaşının ateşinde Almanya’dan kaçmak zorunda kalmış. Milliyet’teki haberden okuyalım:

Ergun, 1940’larda gittiği Almanya’dan savaş nedeniyle ayrıldığını ve ABD’ye geçtiğini belirtti. Kendisini dünya çapında üne kavuşturan ‘Ergun Denklemi’ni 1950’lerde ABD’deki çalışmaları sırasında bulan Ergun, şunları söyledi: “Yükseköğrenimime ABD’de devam ettim ve üniversitelerde dersler verdim. California’ya yerleştikten sonra benim gibi profesör olan Dorothy ile evlendim ve 3 erkek çocuğum oldu. Eşimin hastalığı nedeniyle aktif çalışmalarıma son vererek California’dan Madison’a taşındım. Profesörlük yaptığım Berkeley Üniversitesi’nde, halen okutulan birçok kitabım var. ‘Ergun Denklemi’ de hâlâ problemlerin çözümünde kullanılmaktadır.

Ergun 2006’da Madison’da yaşamını yitirir.

Çok çarpıcı ve güzel hikaye değil mi?

Anadolu’nun mütevazı bir kasabası olan Gerede’den çıkan Sabri K. Ergun’un, bugün oğlu Robert Enis Ergun ile Mars’a uzanan bu çarpıcı hikayesi çok güzel değil mi?

Politikacıların sersem popülizminden sıkılan bana çok iyi geldi.

Mars kapısına Gerede’den anahtar.

Hikaye bitmedi

Buraya kadar diye düşünenler Sabri K. Ergun’un hikayesinin acıtan tarafını da okumadan geçmesin derim;

Sabri Bey’in hiç Türkiye ile bağlantısı olmaması tuhaf değil mi? Oysa çok başarılı olmuş, adını bilimin en parlak sayfalarına yazdırmış biri için hem de? Gerçekten bir tuhaflık vardı. Ben de bunun peşine düştüm. Bakın ne çıktı.

Sabri Bey’den 10 yaş küçük Ayvalıklı doktor Hasan Horto, tıp uzmanlığı için ABD’ye gidiyor. Cleveland’da iç hastalıkları uzmanlığını aldıktan sonra Türkiye’ye dönüyor. Bir süre sonra, çeşitli yerlerde bulunduktan sonra yeniden ABD’ye gidiyor. Gittiği yer Pittsburgh. Tam da Sabri K. Ergun’un 1948’de evlendiği yer olan ve 1974’e kadar yaşadığı, Carnagie’de çalıştığı yerde. Tanışıyorlar bir vesile ile.

Dr. Hasan Horto, bloğunda bunu uzun uzun anlatıyor; Gelin Sabri Ergun’un hikayesinin derinlerine inelim…

1930’lu yılların sonları veya 1940’lı yılların başlarında devletimiz yurtdışına öğrenici göndermek üzere Türkiye genelinde imtihan açar. Liseyi yeni bitirmiş Sabri Ergun da imtihanı başarı ile kazanır. Amerika’ya fizik öğrenimi için gider. Fizik öğrenimini tamamladıktan sonra yurda döner. Gelin görün ki o dönem ne özel sektörde ne de devlet sektöründe fizik tahsili yapmış insanı çalıştıracak bir kadro yoktur. Sabri Ergun’u devlet sektöründe kütüphane memuru olarak tayin ederler. Sabri bey ekmek parasını kütüphane işinden kazanır ama, esas ilgisi,esas tutkusu fizik olduğundan asla mutlu olmaz. Herhalde devlete olan mecburi hizmetini kütüphane memuru olarak ödedikten sonra, hem buruk, hem de düşkırıklığı içinde Amerika’ya döner. Amerika’nın tanınmış üniversitelerinde hem bilimini, hem de mesleğini geliştirir. Ülkesini ve ülkesinin insanını çok sevdiğinden tekrar yurda dönüş denemesi yapar. Amerika’da uzun yıllar Türklerle teması olmadığından Türkçesi ve şivesi biraz bozulmuştur.

Akrabaları ve yakınları “sen Ermenilerin Türkçe konuştuğu gibi Türkçe konuşuyorsun” diyerek yarı alaylı bir şekilde onu eleştirirler. Dost ve akrabalar “sen Amerika’da ne tahsili yaptın?” diye sigaya çekerler Sabri Ergun’u… O da “fizik tahsili yaptım; iyi bir fizikçiyim” der. O zamana kadar, bu akrabalar, bu dostlar, hiç fizik mesleğini duymamış olduklarından olsa zahir; sorulara devam ederler. “Ne yani doktor mu oldun?” Cevap: “Hayır” “Mühendis mi oldun?” Cevap: “Hayır”. “Mimar mı oldun?” Cevap: “Hayır”. “Öyleyse avukat oldun?” Cevap: Gene “Hayır”. Sonunda bir akraba kadın, dayanamaz; cevabı kendisi patlatır “HİÇ CANIM FASO-FİSO”. Bu faso-fiso sözü, bir hançer gibi, öylesine işlemiş ki: Sabri Ergun’un yüreğine; uzun yıllar geçmiş ama etkisini atamamıştı üzerinden…Her karşılaştığımızda bu tatsız olayı hatırlardı.

Bu olumsuzluk ve acıların yanı sıra çok sevdiği ülkesinde mutlu olabileceği bir iş bulamadığından, çaresiz, bir daha geri dönmemek üzere tekrar Amerika’ya gider. Tabii bu sefer burukluk ve düşkırıklığının ötesinde, kendi ülkesine ve ülkesi insanına kızgınlık ve nefreti de birlikte taşıyarak…

Amerika’nın tanınmış üniversitelerinde tekrar çalışmalara başlar. Bilime katkılar sağlar. Dorothy Ergun hanımla evlenir, 3 oğlu olur. Ama bu sefer nerede bir Türk görse Türklerden fersah, fersah kaçar. Geçen yıllar içinde Türkçeyi tamamen unutur. Ama kan bağıdır, kan çekiyor herhalde dayanamaz, Pittsburgh’ta biz Türklere yaklaşır. Sabri Ergun’u 1969 yılında, Pitsburgh Türk-Amerikan Derneği’nin kongresinde tanıdığımda hiç Türkçe konuşamıyordu. Sadece bir türlü unutamadığı iki Türkçe kelime kalmıştı belleğinde “FASO-FİSO”… Pittsburgh’ta arkadaşlarımızdan hiç ayrılmadı. Pitsburgh Türk-Amerikan derneğinin İngilizce tüzüğünü o hazırladı. O zaman Orta-Doğu üniversitesinden mezun olmuş başarılı öğrenicilerimiz Pittsburgh’ta doktora çalışmaları için bulunuyorlardı. Bu başarılı arkadaşlarımız Türk ve Amerikan çocukları için folklor çalışmaları yapıyorlardı. Sabri Ergun dernek ve folklor çalışmalarına hem maddi, hemde manevi çok büyük yardımlar sağladı. Türkçeyi yeniden öğrendi.

Sabri Ergun 1973 yılı temmuzunda, oradaki arkadaşlarla bizleri evinde ağırladı. Bizi Türkiye’ye uğurladıktan sonra, kendisi de ayni yaz California’nın yolunu tuttu.

Dr.Hasan Horto böyle anlatıyor.

Nasıl yaralayıcı ve acıtıcı topluma geri döndük değil mi? Tutunamayanlara hoş geldiniz.

 

 

 

“Ekonomi hakkında çıkan yalan yanlış haberler”

Cumhurbaşkanı Erdoğan Letonya ziyareti sırasında şöyle demiş:
“Türkiye ekonomisi hakkında çıkan yalan ve yanlış haberlere atıfta bulunan Erdoğan, “Bunların asılsız, mesnetsiz olduğunu daha önce de ifade ettim. Türkiye’de gerçek ortada. Yıllık ortalama yüzde 5 büyüyen bir ekonomimiz var. Bankacılık ve mali sistem güçlü, yatırımlar ise her yıl istikrarlı artıyor”.

“Gerçek ortada” dedikten sonra söylediği cümlede iki yanlış, bir eğri var.

1. Ekonomimiz yıllık yüzde 5 büyümüyor. 2014’te yüzde 3 büyüyeceğimizi varsayarsak, son 3 yılın (2012-2013-2014) ortalaması yüzde 3.1 oranında.

2. Yatırımlar her yıl istikrarlı artmıyor. Tersine özel kesim yatırımlarının milli gelire katkısı negatif. Yanlış duymadınız negatif. Son 10 çeyreğin ortalaması büyüme değil, yüzde 2.3 küçülme yönünde.

3. Bankacılık ve mali sistem güçlü; ama başı banka batırmaya çalışan siyasetçilerle belada olan, dolayısıyla en büyük tehdidi devletin en üst kademesinden alan bir bankacılık sistemimiz var.

Sahi ne demişti Cumhurbaşkanı? Ekonomi hakkında çıkan yalan yanlış haberler demişti değil mi? Başka bir denilecek söz kalmıyor.

 

yatırımlar

Başbakan’ın faiz konusunda verdiği ABD, Japonya ve İsrail örnekleri doğru mu?

Başbakan Erdoğan bir süredir, Merkez Bankası’nın yüklü faiz indirimi yapması için baskı yapıyor. Kendi gerekçesini de diğer ülke örneklerinden veriyor; işte bakın hafta sonu yine tekrarladı;

“ABD’de faiz 1, Japonya’da eksi, israil’de aynı. Bütün bunlarda faiz böyle de bizde niye masrafları ile birlikte 13-14’lere çıkıyor. Finansmanın maliyeti ne kadar düşerse yatırımlar o kadar da artar. Bunun başka yolu yok. Türkiye’nin 2.5 milyar dolar faize gidiyor biz bunu sürdürmek durumunda değiliz”

Şimdi gelin bu ülkelerin durumuna bir bakalım.

ABD, Japonya ve İsrail’de faizler Başbakan’ın söylediği gibi yüzde 1’in altında.

Peki bizde yüzde 9.50 iken o ülkelerde nasıl oluyor da  yüzde 1’in altında olabiliyor?

ABD ile başlayalım.

ABD 2009 krizinden bu yana durgunlukla mücadele ediyor. ABD Merkez Bankası FED, ‘İşsizlik yüzde 6.50’ye düşene kadar, ama enflasyon da yüzde 2’yi geçmedikçe’ şartı ile faizleri yüzde 0.25’te tutacağını ilan etti. Bolca da tahvil alarak piyasaya bolca para sürdü.

ABD faizi Mart 2009’dan bu yana yüzde 0.25’de tutarken, enflasyon da yüzde 2’yi geçmedi. Ortalaması da yüzde 1.6’da.

ABD örneği; ekonomi öyle bir halde ki, 5 yıldır faizler yüzde 0.25’de tutulmasına ve devasa bir parasal genişlemeye karşın (enerji fiyat dalgalanması dışında) enflasyon yüzde 2’yi geçemiyor. Fiyat istikrarı seviyesi yüzde 2 olduğuna göre, ABD’lilerin enflasyon sorunu yok, faizleri de istihdam odaklı olabildiğince düşük yerde tutuyorlar.

(Daha iyi görmek için grafiğe tıklayınız)

abd enf 4

 

Japonya:

Japonya 1991’den bu yana resesyon-deflasyon sarmalında.

Son 12 aylık hareketli enflasyon serisini kullanarak, 20 yıl geriye giderek Japonya’daki enflasyon ortalamasını hesaplayalım; yüzde 0.01 buluyoruz. Kafanız fazla karışmasın, basit halini şöyle düşünün; 1994 Ocak ayında 100.98 olan endeks Mart 2014’de 101 olabilmiş! 20 yıl boyunca fiyatlar olduğu yerde kalmış.

Japonlar epeydir faizi sıfır seviyesinde tutuyorlar, birkaç kez de parasal genişleme çabasına giriştiler. Sonuncusu epey fazla bir parasal genişleme öngörüyordu. Amaçları da enflasyonu yüzde 2’ye itebilmek. Son 4 yıl ortalamasının yüzde 0.25’lik gerileme olduğunu not edelim.

Nisan ayında enflasyon deyim yerindeyse patladı; aylık yüzde 2 arttı.

Buradan da bize bir örnek çıkmıyor.

(Daha iyi görmek için grafiğe tıklayınız)

jap enf4

 

İsrail:

İsrail’in son 20 yılı, enflasyonu fiyat istikrarına getirme hikayesidir. İsrail enflasyonu yüzde 4’ün altına çekeli 10 yıl oldu. Son 4 yıl da yüzde 3’ün altına çektiler. IMF’den tanıdığımız ve şimdilerde FED’e Başkan Yardımcısı olan Stanley Fischer, yüzde 2 civarında salınan bir enflasyona getirdi.

Enflasyonun son 4 yıl ortalaması yüzde 2.47, geldiği yer de yüzde 1’de.

Enflasyon hedefi yüzde 1-3 bandı olarak belirlenen İsrail’de, faizlerin de yüzde 0.75’de olması normal.

(Daha iyi görmek için grafiğe tıklayınız)

isr enf4

İşte üç ülkenin ayrı hikayesi var.

Ama ortak tarafları şunlar;

1. Üç ülkede de enflasyon sorunu yok.

2. Olmadığı gibi, yakın zamana kadar enflasyon ‘fiyat istikrarı’ olarak adlandırılan yüzde 2’nin altında seyrediyor.

3. Enflasyon sorunu olmayan, hedefi alttan bile ıskalayan ülkelerin faizi de enflasyonun altında tutmaları normal.

4. Bu üç örnekten hiçbirinden Türkiye’ye ‘karbon kopya’ bir hisse çıkmaz.

Son not: Başbakan’ın bu üç ülkeyi örnek göstermesi, ilgisiz ve anlamsız.

 

Alışkanlıklarımız: Wikipedia güvenilir bir kaynak mı?

Şu yazıma, Bakan Nihat Zeybekçi yanıt verince şunu yazdım.

Bakan Zeybekçi, “yahu yanlış biliyormuşum, düzeltiyorum” diyebileceği bir olguyu, iddialı biçimde hem de yalan yanlış bir referansla yapınca iyice kendini çıkmaza soktu.

Nihai geldiği yer; Wikipedia’daki şu liste idi. Oysa ki bu kaynaktaki bilgi ve verilerin güvenliği tartışmalı. İsteyen bunları manipüle edebiliyor.

Alp Ulagay (@alpos) uyardı: Bakan bu referansı verdikten sonra Wikipedia’da önce Türkiye’nin yerine Slovak Cumhuriyeti konuldu.

Image

Türkiye listeden ‘uçtu’. Sonra Türkiye birinci ülke basamağına çıktı.

Image

Daha sonra, Türkiye yerine konuldu. Ama bu defa sırasında GSYH 1.400 yerine IMF’deki veri 1.174 yazılmıştı.

Şunu gördük; Wikipedia bilgi ve verileri, her ne kadar kaynak referansı gösterilse de doğru olmayabiliyor.

Bakan bana Wikipedia’yı referans gösterirken, ben Wikipedia’da yazılana değil, o bilginin kaynağı olarak gösterilen IMF kaynağına uzandım. Veriyi buldum, sıraladım. Bakanın dediği gibi değildi; ne Türkiye’nin sırası, ne GSYH verisi, ne de sıralamada yer alan ülkelerin veri dönemleri eşdeğerdi.

Buradan hepimiz ders almalıyız. Bakan bey hata yaptı ama; kimin yaptığından çok neyin hatalı olduğu ile ilgilenelim. Çünkü “Google’la ararım, Wikipedia’dan bulurum” sendromu kullanıldığı yere göre epey pahalıya mal olabilir.

 

 

 

 

 

Bakan ne söylediğini biliyor mu?

Bakan Nihat Zeybekçi’nin Türkiye’nin dünyanın 15. ülkesi olduğunu söylediğini, bunun da doğru olmadığını yazmıştım.

Bakan Twitter’da şunu yazmış;

Image

Birincisi, doğruları tartışmanın ‘ülkenin sıralamada aşağıda olmasına sevinmek’ gibi itibarsızlaştırılmaya çalışılmasına diyecek söz bulamadım. Bakana göre ‘sevinmişim’ ama yazdıklarından ben utandım.

İkincisi, 15. sırada olduğumuzu kendisi ‘Dünya Bankası verilerine göre’ diye anlatmıştı. Twitter’da Wikipedia’dan IMF sıralamasını bize referans olarak gösteriyor şimdi. http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_GDP_(PPP)

Ama keşke o sayıların kaynağına baksaydı. Ben de kendisinin bize kaynak gösterdiği Wikipedia kaynağına baktım, tabii ki IMF verisi…

Wikipedia’da linki verilen o veriyi açtım, sıraladım bakın ne çıktı:

Image

Türkiye 15. sırada değil, 16 görünüyor. Konuşmasında 1.4 trilyon dediği SGP göre GSYH ise 1.174 milyar. Oysa wikipedia’da IMF sütünuna bakın, orada GSYH 1.400 olarak görünüyor. İşte veriyi doğru kaynaktan almak yerine, Wikipedia’yı kılavuz almanın kötü taraflarından biri de bu.

Ama ilkokullarda bile öğretilen bir hesap ilkesi var; ‘elmalarla armutları karşılaştırmayın, toplamayın’. Dikkatinizi çekecektir; verilerin yılları farklı.

Oysa en itibarlı veri Dünya Bankası’nın tüm ülkelerden topladığı 2011 baz yıllı fiyatlara dayanan SGP hesabıdır.

Bakan bey, danışmanlarına sordursun; en yakın açıklanan SGP verisi hangisi diye, görecek ki Dünya Bankası.

Ben bu tartışmadan üzülerek çıkıyorum; Bakan bey hem dersine çalışmamış, hem de benim Türkiye’nin aşağı sıralamada olmasına sevindiğimi yazmaya kalkıyor.

“Evet yanlış biliyormuşum” dese dünyanın sonu mu olacaktı sanki? Ne oldu bizim Anadolu’nun insanına?

Not:Wikipedia’nın IMF kaynağı olarak gösterdiği link şurada:  http://goo.gl/p4Iock En alttaki excel dosyasını indirin, sıralayın.

 

 

 

 

Türkiye dünyanın 15. büyük ülkesi mi oldu?

Bakan Nihat Zeybekçi, bir Ekonomi Bakanı gibi değil de, Spor Bakanı gibi konuşuyor; tribünlere. İstisnasız her konuşmasında, temelsiz, altı boş, spekülatif, ekonominin temel ilkelerinden uzak sözlere tanık oluyoruz.

Bakın hafta sonu yaptığı konuşmada ne diyor? AA’nın haberinden okuyalım;

Türkiye’nin 2023 hedefi doğrultusunda emin adımlarla ilerlediğini kaydeden Bakan Zeybekci, “Dünyanın en büyük 10 ekonomisine girme ve Avrupa’da 3’üncü olma hedefiniz varsa, gündemler çok hızlı değişir. Dünya Bankası Türkiye’yi satın alma paritesinde 1,4 trilyonluk geliriyle dünyada 15’inci ülke olarak açıkladı. Başka bir deyişle Türkiye dünyanın şu an en büyük 15’inci ekonomisi” diyerek Türkiye ekonomisinin her geçen gün güçlendiğini belirtti.

Tek kelimeyle; Yanlış. Doğru değil. Hem de iki yanlış; hem 1.4 trilyon dolar değil, hem de 15. sırada değiliz.

Sahi sayın bakan bu sayıları nereden bulmuş?

Gelin o listeye beraber bakalım. Tabloyu tam olarak görebilmek için, üzerine tıklayınız.

Tablodaki değerler (milyar dolar)

Image

Tablodan görüleceği gibi, Türkiye satına alma gücü paritesine göre 17., cari kurlarla bakılırsa da 18. sırada yer alıyor.

Verileri şuradan da edinebilirsiniz: http://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.PP.CD/countries/order%3Dwbapi_data_value_2012%20wbapi_data_value%20wbapi_data_value-last?order=wbapi_data_value_2012%20wbapi_data_value%20wbapi_data_value-last&sort=desc&display=default

Satın alma gücü paritesinin ne anlama geldiğini ve sıralama ile ilgili diğer ilginç ayrıntılar için şuradaki yazıma da bakabilirsiniz.

Sonuç; Ekonomi Bakanlığı gibi ciddi bir iş yapıyorsanız, sayılara bakacaksınız, ya da sayılara bakan danışmanlarınız olacak, uluslararası ekonomideki gelişmeleri izleyen ekonomistler olacak etrafınızda, o da olmadı gazetelerde ne yazdığını izleyeceksiniz.

 

İktisat literatürüne bir öneri: “Başçı Dilemması”

Önceki gün Başbakan Erdoğan Merkez Bankası’nı ve Başkanı Erdem Başçı’yı fena halde eleştirdi. “Eleştiri” hafif kalır, itibar sarsıcı bir açıklama idi.

En çarpıcı kısmı; Merkez Bankası’nın enflasyon hedefini tutturamıyor olmasını vurgulaması idi. Diyordu ki Erdoğan, “o zaman senin faiz politikan yanlış”. Temelde, faizi yüksek bulduğu için böyle söylüyordu. Çünkü Erdoğan’ın kendi ‘iktisat dünyasında’, faizin seviyesi enflasyonu belirliyordu. Buna dünyada gülerler. Ancak, bizde kimse “ama iktisatta bu sizin söylediğiniz gibi bir neden sonuç ilişkisi yok Sayın Başbakan” diyecek kimse çok az çıkıyor, bu durumda da sanki bu tez doğruymuş gibi kabul gördüğü sanılıyor. Hakikaten ‘şizofenik’ bir durum.

Gerçek durum şöyle; epey bir zamandır, Merkez Bankası’nın belirlediği faizler, hedeflediği enflasyon oranının gerektirdiği faizlerin altında idi. Yani Merkez Bankası, görece daha düşük faizlerle enflasyon hedeflemesi yapıyormuş gibi davranıyordu.

Gelinen noktada şöyle bir durum ortaya çıktı; Erdem Başçı, hükümetin ve tabii ki Başbakan’In arzu ettiği çizgide görece düşük bir faiz politikası izlemiş, ama sonunda bizatihi hükümetin başkanı Başbakan tarafından enflasyonu tutturamamakla suçlanmıştı.

Buna “Başçı dilemması” diyerek, Türk iktisat literatürüne katkıda bulunmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor.

 

%d blogcu bunu beğendi: